O Hikaye

Schrödinger’in Kahvesi

Kapının açılmasıyla, bambu rüzgâr çanı olduğu yerde savruldu. Bu melodik ahşap tını, Barista dışında kimsenin dikkatini çekmedi. O da sadece göz ucuyla baktı. İçeriye, sarışın orta boylu bir kadın girdi. Kendinden emin adımlarla boş bir masa bulup oturdu.

Devasa krem renkli, süet çantasını kucağına aldı ve hummalı bir şekilde karıştırmaya başladı. İçinden bir grup eşyayı masanın üzerine çıkarttı. İki eliyle daha derinlere inmeye çalıştıkça, masanın üstünde eşyalardan küçük bir dağ oluşuyordu. Çantanın içerisinden cep telefonunu çıkarttı, başparmağını ekranında biraz gezdirerek birkaç noktaya dokunduktan sonra telefonu sol kulağı ile omzu arasına sıkıştırdı.

“Alo… Selam canım… Nasılsın?”

“Ben de iyiyim… Evet… Evet… Yarım saat bir boşluğum var sonra bizimkilerle buluşup alışverişe gideceğiz.”

Bu sırada masadaki dağınıklık çantasına tıkıştırılmıştı. Parmağındaki Tektaş yüzüğüne bakarak devam etti:

“Hala inanamıyorum… Evet… Biraz ani oldu gibi ama… Daha nasıl olsun ki?”

Karşı tarafın konuşmasını dinlerken, yanında durup sipariş vermesini bekleyen garsona parmağıyla, mönüden bir satırı işaret etti ve dudaklarını oynatarak “Amerikano” dedi.

            “Tamam canım… Neyse ararım ben sonra yine… Tamam canım… Hadi öpüyorum…”

Bir grup çocuk sayılacak yaşta genç, yemek masasını andıran, ince uzun bir masanın etrafında toplanmış kahkahalarla sohbet ediyorlardı. Cam kenarında iki genç kız, karşılıklı oturmuş, hararetli bir tartışmanın ortasındaydı. Arka masadaki delikanlı, gürültüden rahatsız olmuş olacak ki ters ters kızlara bakıp, biryandan da kulaklıklarını düzeltti.

Kadın, çantasının hala kucağında olduğunu fark etti, onu eğilerek duvar ve sandalye arasındaki boşluğa bıraktı. Doğrulduğunda siparişi masaya bırakılmıştı. Montunu da çıkartıp iyice yerleştikten sonra, masanın diğer ucundaki kahveyi önüne çekti ve fincanın yanına iliştirilmiş tahta kaşıkla karıştırdı.

Etrafta dolaşan telaşlı garsonlar, müşterilerin uğultulu korosu, içeriyi dolduran çeşitli aromalardaki kahve kokusu ve kim bilir dünyanın hangi bölgesine ait etnik bir müzik. Hepsi aklının ayrı bir köşesini oyalıyor, düşünceden düşünceye atlıyordu. Bütün bu düşünceler denizinde dolaşırken kahvesinden bir yudum daha aldı. Bunu yapalı bir kaç dakika olmamıştı ki telefonu iki kez titreyerek onu uyardı.

“1 yeni mesajınız var.”

Telefonu eline almadan, basit bir parmak hareketiyle Mesajı açtı.

“Bir hikayem var… ”

Dudağının kenarına muzip  bir  gülüş yerleşti, mesajı tekrar okudu ve kimin tarafından gönderildiğini kontrol etti. Mesaj, “schrödinger” adlı bir kullanıcıdan geliyordu ama bu kullanıcı tanıdığı biri değildi.

Mesajın altındaki yanıtla seçeneğine dokunarak, açılan pencereye:

“Sizi tanımıyorum… Kimsiniz?” yazdı ve gönderdi.

“Ne önemi var… Sadece bir hikaye… Okusanız ne olur?”

Bu tanımadığı adamla yazışırken sevgilisinin yerli yersiz şakalarını, hatta en son yaptığı telefon şakasını hatırladı. Belki nikahtan önce böyle oyunlar yaparak kendisiyle flört ediyor olabilirdi. O da flört ederek bu oyuna katıldı.

“Hikaye güzel olsa iyi olur…”

“Umarım sizi pişman etmem… ”

Kahvesinden bir yudum daha aldı ve telefonunun ekranında, sıralanmaya başlayan mesajları yukarı kaydırarak okumaya devam etti.

“Bir kedi, kararlı olmayan ve bir dakika içinde yüzde elli salınma ihtimali olan zehirli gaz spreyi ile beraber bir hazneye koyulur…”

“Yazık değil mi? Kediciğe…”

“Bu bir düşünce deneyi… diyelim ki böyle yaptık… hazneye bakana kadar kedinin ölü mü? Yoksa diri mi? Olduğunu bilemeyiz…”

“Öldü pisicik… Kıyamam…”

“Hazneye bakana kadar dedim… Yani gözlemci hazneye bakana kadar kedi hem ölü hem de diridir…”

Dikkatle okumaya devam etti.

“Bu deney ne kadar tekrarlanırsa tekrarlansın sonuç hep aynıdır, gözlemci bakana kadar kedi hem ölü hem de diridir. Buna kuantum alanda süper pozisyon adı verilir, gözlemci baktığında ise süper pozisyon bozulur ve her iki durumdan birine çöker. Buna da kuantum çökmesi denir. Biz seçimlerimizle kuantum alanda bir çökme yaratır ve sonuçlarını yaşarız.”

Kahvesinden son yudumunu aldı ve fincanı tabağa  bıraktı.

“Hikaye için teşekkür ederim ama işlerim var…”

“Afiyet olsun… Kahveni beğendin mi?”

Okuduğu son mesaj karşısında çok şaşırdı ve etrafına şöyle bir göz gezdirdi, ardından hızla mesajı yanıtladı.

“Kahve içtiğimi nereden biliyorsunuz ?”

“Seni izliyorum…”

Dehşet içerisinde irkildi, garip bir ürperti bütün vücudunu sardı. Sırtından ensesine doğru ilerleyen bu bilmediği korku sanki bedenini ele geçirmiş ve olduğu yere sabitlemişti.

“1 Yeni Mesajınız var”

Bir an için masadan kalkarak buradan uzaklaşmak istedi, ama gelen mesajda yazanları da merak ediyordu. Ürkek tavırlarla az önce masanın üzerine düşürdüğü telefonu eline aldı.

“Şimdi, hemen, buradan çıkmak istiyor olabilirsin, ama ya ardından gelecek olma ihtimalim?.. Bu seni korkutuyor olmalı… Ne de olsa burası kalabalık ve güvenli…”

Korkudan tam masadan kalkmaya hazırlanırken, gelen mesaj, onu durdurdu.

 “Belki de garsona benden bahsetmek istersin… Ama garson olmadığımdan nasıl emin olabilirsin?”

Masadan kalktı ve bir iki adım uzaklaşmışken, garsona çarptı. Telefonu elinden fırladı. Az önce oturduğu masasının altına dönerek kayan telefon, kaçmaya çalıştığı yere, onu geri çağırıyordu.

“1 yeni mesajınız var”

Garson jest yapmak ister bir gülümsemeyle masanın altına eğiliyordu ki kadın sert bir hamle yaparak telefona ulaştı. Garson diğer müşterilerin şaşkın bakışları arasında, biraz da kızgın, oradan uzaklaştı.

“Herkes olabilirim, diğer masalarda oturan herhangi biri, bir çocuk, bir kadın, bir amca, bir teyze? Sana tavsiyem başlamış olduğumuz bu oyunu tamamlaman, hem tek sorunun da bu değil… Kahveni beğendin mi?”

Kadın az önce bitirmiş olduğu boş fincana baktı. Kendisini çaresiz hissediyordu. Öfkeyle,

“Ne demek istiyorsun… benden ne istiyorsun… Polisi arıyorum şimdi…”

“Hala anlamadın mı? İstersen polisi arayabilirsin ama tavsiye etmem, başından beri sana anlattığım hikayeyi hatırladın mı? Bu hikayedeki kedi sensin… Kahve de yüzde elli ihtimalin…”

Kadın anlamaya çalışan gözlerle mesajı tekrar tekrar okudu ve yavaşça masasına yerleşirken  “Ne demek kedi benim? Ne anlatıyor bu adam” diye düşündü.

“Az önce iki tane kahve sipariş verildi, bunlardan biri senin diğeriyse benim kahvemdi. Barista kahveleri hazırladı ve bize yollarken, son kalan iki tahta kaşığı aramızda paylaştırdı. Kaşıklardan biri zehirli ama hangisi olduğunu ne ben, ne Barista, ne de garson biliyor. Sonuç olarak 5 dakika sonra sen yada ben yüzde elli ihtimalle öleceğiz.”

Kadının bayılacak gibi oldu, ne yapacağını bilmez bir telaşla yazdı.

“Ne yaptın sen?!!!”

“Zehri sen içtiysen ölmene izin veremem, Panzehri sana vereceğim, ben içtiysem senin için endişelenecek bir şey yok… sadece 5 dakika beni dinle?  ”

Bu adama nasıl güvenebilirdi garip bir hayatta kalma arzusuyla sakinliğini korumaya çalışıyordu. Neler yapabileceğini düşündü. “Hemen hastaneye gidebilirim” dedi ama asla zamanında yetişemezdi. Daha ne tür bir zehir olduğunu bile bilmiyordu. Teşhisin konulması günler  sürebilirdi ama elinde 5 dakikası, belki de daha azı vardı. Son bir çabayla:

“Lütfen panzehri ver… söz veriyorum ne istersen yapacağım… lütfen lanet olsun… lütfen…”

Terlemişti. Kalbi hızla atıyordu, içinden tekrarladı, “Sakin olmalıyım… Sakin olmalıyım…” eğer sakinleşemezse zehrin daha çabuk etki edeceğini biliyordu. Etraftaki bütün insanlar sanki ona bakıyordu. Nefesinin daraldığını hissetti, öleceği fikri nefes almasını zorlaştırıyordu. Diğer ihtimali düşündü “Evet… yüzde elli… yüzde elli ihtimal demişti…” Nefesini düzenlemeye çalıştı. Stresten avcunda sıkıştırdığı telefonunun titremesiyle irkildi, telefonun ekranı terden ıslanmıştı.

“1 yeni mesajınız var.”

“Her şey bir olasılık, her şey yaptığımız seçimlerden ibaret. Her yeni seçim zamanda başka bir kırılma. Üstündeki bluz mesela, sabah krem olanı giymiştin, nedense çıkmadan pembe olanla değiştirdin.”

Gözleri büyüdü… “beni mi izliyor… hem de sabahtan beri…” başını kaldırıp etrafa tekrar baktı.

“Eskiden de böyleydin, hep bir kararsızlık hali… seni tanıyanlar, aynı bedende yaşayan bir zıttın olduğunu fark edebilirler… sahi seni tanıyanlar… ne kadar tanıyorlar?”

“Nişanlın… O tanıyor mu mesela? Rüyasında bile seni görmeden edemeyen ben kadar tanır mı seni… Sevdiğin rengi… Kızarmış şeftali yerken aldığın keyfi… Bir araya gelmekten kaçtığın arkadaşlarını… Sana karşı senin, penisiline olan hassasiyetin kadar hassas mı mesela? Yıllarını, aylarını, günlerini hatta saat ve dakikalarını adayacak kadar… Zaman kadar hassas mı sana karşı?”

Büyük bir gürültüyle yerinden sıçradı, herkes ona, daha doğrusu ayaklarının dibine bakıyordu. Yerde bir adam kasılmış  bir şekilde titriyordu, garson da dahil olmak üzere herkes adamın etrafına toplandı. Dişleri kenetlenmiş adamın, ağzının kenarından beyaz köpükler sızıyordu. Göz göze geldiklerinde yüzünde rahatlamayı andıran bir ifade beliren adamın kendini bırakmasıyla telefonu elinden kurtuldu. Bütün bunlar olurken yerinden kımıldamadan bakan kadının gözü telefonun ekranına kaydı,

“Her saniye yanında olmayı çok istesem de yapamadım. Beş dakikanın, her saniyesini benimle paylaştığın için Teşekkürler… Seni Sev…”

Cihan Demir – Mayıs 2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir